KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'DAN MEKTUPLAR

Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı François'a Mektupları

Alman İmparatoru Şarlken'le, 24 Şubat 1525'de yaptığı Pavye Savaşı'nda yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransçois ve annesi Düşes Dangolen, büyükelçi Kont Jan de Franjipan ile Kanuni'ye birer mektup gönderirler.

Kraliçenin Mektubu Şöyledir :

"Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken'in insafına bırakmıştım. Fakat Şarlken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum."

Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Kraliçe ve esir François'ya birer mektup gönderir. Mektupta kısaca şunlar yazılmaktadır :

"Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab'ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım"

Bugünkü Dile Çevirisiyle:

"Ben ki,
Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karaman'ın ve Rum'un ve Dulkadir Vilayeti'nin ve Diyarbakır'ın, Acem'in ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân oğlu, Sultan Selim Han oğlu, Sultan Süleyman Han'ım.

Sen ki,
Françe vilayetinin kralı Françesko'sun.

Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istemişsiniz. Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.
Padişahların bozguna uğraması ve hapsedilmesi acayip değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun. Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz.'"


Mohaç Savaşı sonucunda dersini alan ve Viyana kuşatması ile de iyice gözü korkutulan Alman İmparatoru Şarlken, François'yı serbest bırakmak zorunda kalmıştır.

Kanuni'nin mektubunda dikkati çeken nokta, Fransa Kralı'na "Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françeskosun" şeklindeki hitabıdır. Bu, Kanuni'nin Fransa'yı küçük bir vilayet, Fransa Kralı'nı da bir vali olarak görmesinin bir ifadesidir.



Kanuni Sultan Süleyman'ın François'a Bir Başka Mektubu:

Dans, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupa'nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen "melanetin" ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir:

"Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans adı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle insanlar arasında oyun oynanmakta olduğunu işitmiş bulunmaktayım.

Hem hudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum elinize ulaştığından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Ordu-yu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!.."

Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır.


MİMAR SİNAN'IN  MUCİZE DEHASI

Mimar Sinan'ın Mucize Mektubu :

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzade başı Cami'nin 1990'lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı TV'de şöyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu.

Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşa edildiğini öğrenmiştik, fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu.

Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı söktük. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.

Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı.

Şunları söylüyordu. "Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri
nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum". "Koca Sinan mektubunda
böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu'nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir  biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir.

Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir.

Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olanı 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.. .



Koca Sinan'la İlgili Diğer Kıssalar :

Mimar Sinan'ın Selimiye Camii'nin kubbesini o  genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı besinci  bir işlem ile  çözdüğü söylenir. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük  bir dehanın ürünüdür. Almanlar ayni sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüz yıllar önce monte edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o çirkin metal yığınına Selimiye'den fazla turist çekebilmelerindedir..


Bir gün Selimiye Camii'ne girenler,kubbenin altında bir Japon'un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığını görmüşler.Tabii hemen Japon'u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır.Lütfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmışlar. Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden ayırmadan şöyle sayıklıyormuş: "Bu imkansız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkansız, orada hiçbir şey yok,orada hiçbir şey yok..."


Selimiye camisisinin zemini gevşek toprakmış. Bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı fark edilmiş. Uluslararası bir grup bilim adamı toplanmışlar.
Nasıl kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermişler. Sonuçta en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişler. Minarelerin temellerini acınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karşılaşmışlar. Mimar Sinan kaç yüz yıl önce aynı şeyi düşünmüş meğerse....?


1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye'ye gelmiş. Heyet İmar ve Iskan Bakanlığı'ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofya'yı, Yerebatan Sarnıcını gezdikten sonra sıra Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye Camii ile  Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut Ağa'nın eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmiş. Japonlar bu camiiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar.Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise hayretleri  ikiye katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler. Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camii'ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce iyice hayrete düşmüşler. Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya'ya döndüklerinde ise Sinan'ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan'ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler. Yani şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullandıkları çoğu sistem, yüz yıllar önce Sinan'ın geliştirdiği mekanizmalarmış. Taç Mahal'in mimarı Mehmet Efendi Mimar Sinan'ın öğrencisiymiş.

Yolunuz Edirne'ye düşerse mutlaka Selimiye Camiini ziyaret edin...Muhteşem kelimesinin bile yetersiz kaldığını göreceksiniz..ve bir tavsiye sizlere..muhteşem akustiği duymak ve hücrelerinizde bile hissedebilmek için,Selimiye'deki din görevlilerinden rica edin size ezandan ilk kelimeyi sade sesiyle mikrofonsuz bir okusun....tüyleriniz diken diken olurken,gözlerinizden kendiliğinden akan yaşlara da hakim olamadığınızı göreceksiniz......


Eserleriyle Osmanlı Türk-İslâm tarihine damgasını vuran, Türk mimarlık tarihinin yüz akı Mimar Sinan, en büyük ve en muhteşem eseri Süleymaniye Camiinin inşasını tamamladıktan sonra bazı bakımlardan bu ulu mabedi testlere tâbi tutuyordu Bunlardan biri de cami içinde sesin dengeli bir şekilde dağılıp dağılmadığını, mihrapta Kur'an  okuyan imamın sesinin en arkalardan ve diplerden duyulup duyulmadığının denenmesi idi Bunun için Mimar Sinan nargile kullanıyordu Nargileyi mihraba koyuyor, içindeki suyu fokurdatıyordu Bu fokurtu cami içinde ahenkli bir şekilde dağılıyor mu, her yerden net olarak duyuluyor muydu, bunu kontrol ediyordu Her devirde eksik olmayan  gammazlardan biri, Anadolu halkının evliya olarak bildiği bu büyük insanı Kanuni'ye ispiyon etmişti: "Efendimiz, Mimar Sinan yeni yaptığı caminin mihrabında nargile fokurdatıyor" Kanuni hiç ihtimal vermedi Sinan'ın samimi bir Müslüman olduğuna, böyle bir şey yapmayacağına güveni tamdı Ama usulen de olsa olayın üzerinde durmadığı takdirde yanlış anlamalara ve dedikodulara meydan vermiş olabilirdi Bu sebeple bir gün aniden camie geldi Camii gezip dolaşırken mihraptaki nargileye gözü tesadüfen takılmış gibi yaptı Sordu: "Bu da ne oluyor? Camide nargile kullanan mı var?" Sinan sakin, kendinden emin cevap" verdi: "Hâşâ hünkarım, Beytullah'ta (Allah'ın evi) nargile içecek kadar din, iman yoksunu değiliz elhamdülillah Burada bulundurmamızın sebebi, onu fokurdatmak suretiyle camiin ses düzenini kontrol etmektir Dikkat buyurursanız nargilede tömbeki (tütün) bile yoktur"
Her şeyin tahmin ettiği gibi çıktığını gören hükümdar Sinan'ın sırtını sıvazladı ve camiden ayrıldı.


Süleymaniye'nin dört minaresi İstanbul'da yaşamış dört büyük hükümdarı; Fatih Sultan Mehmet  II. Beyazıd  Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman'ı ya da camiyi yaptıranın İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah olduğunu temsil eder... İki uzun minaredeki üçer  iki kısa minaredeki ikişer şerefeleriyle toplam on şerefe de  o devre kadar hüküm sürmüş on padişahı ya da camiyi yaptıran Kanunî'nin onuncu padişah olduğunu temsil eder... Minarelerin uzun ve kısa düzenlenişi  ana kütleyle beraber yapıya modüler sistemde piramidal bir görünüm kazandırır. Uzaktan bakıldığında  birbiri üzerinde göklere yükselen bir merdiven gibi bir görüntü sergiler.
Caminin içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isi  yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden is odasına çekilirdi. Kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan mürekkebin en güzeli bu isten elde edilirdi. Halen Süleymaniye Kütüphanesi'nde mevcut olan bazı kitaplar bu isle yapılan mürekkeple yazılmıştır...


OSMANLI'DAN BİR İBRET LEVHASI
                                                  
       Tarih, nice ibretli olaylarla doludur. Bu ibretli olaylar, geleceğimize ışık tutar. Aynı olayların tekerrür etmemesi için; ibret, ahlâk ve tarih şuuruna sâhip olmak şarttır.
       Müslüman Türk Milleti'nin cesur ve iffetli oluşu, tarihin nice büyük komutanlarını dize getirmiş, bize nice zaferler kazandırmıştır. İşte bu zaferlerden birini sizlere anlatmak istiyorum:
         Napolyon'un "Doğu Projesi" meşhurdur. Avrupa'nın yenilmez bilinen bu komutanı, Mısır yoluyla Hindistan'a ulaşmak, tarihî "Baharat Yolu"nu ele geçirmek istemektedir.
         Fransa'dan bu gâye ile sefere çıkmış, önünde küçük bir engel olarak gördüğü, Akka Kalesi'ni kuşatmıştır.
Napolyon, Akka Kalesi'nin ele geçirilmesini birkaç saatlik bir uğraş olarak görüyordu.. Kale'yi, Cezzar Ahmet Paşa savunmaktadır. O tarihte Cezzar Ahmet Paşa, seksen'lik bir ihtiyardır...
         Napolyon saldırıya geçmeden önce Cezzar Ahmet Paşa'ya bir mektup gönderir:
       "Senin gibi yaşlı bir kimseyle uğraşmak bana bir şey kazandırmaz. Önümde durma... Kaleyi teslim et."
         Cezzar Ahmet Paşa'nın cevabı serttir:
       "Allah Teâlâ'nın, bize bu yaşta şahâdeti lûtfetmesi rütbelerin en büyüğüdür. Gücünüz yetiyorsa gelir alırsınız..."
         Napolyon Kale'ye hücûma başlar. Fakat nâfile...
Kale bir türlü düşmüyor. Bu kuşatma, tam kırk altı gün sürer... Çaresiz kalan Napolyon, en yakın subayı ile ikinci bir mektup gönderir:
       "Saygıdeğer Ahmet Paşa! Kale'yi kahramanca savundun. Tebrik ederim. Bu kahramanlığın sebebiyle senin ve askerlerinin canına dokunmayacağım. Dilediğin yere gidebileceksin. Kale'yi teslim et..."
         Cezzar Ahmet Paşa'nın Buna cevabı oldukça sert olmuştur:
         "Devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim edelim diye vezir yapmadı. Osmanlı'nın emânete hıyânet etmediğini bilmez misin?.."
         Napolyon, birkaç gün daha kaleyi top ateşine tutmuşsa da hiçbir sonuç elde edemedi. Sonunda çâresizliğini şöyle itiraf etti:
       "Kader beni bir ihtiyara rezil etti."
         Tarihçiler bu olayı şöyle değerlendirir:
       "Eğer Napolyon Akka önünde durdurulmasaydı, bütün Doğu'yu ele geçirecekti."
   Mağlûp olarak Fransa'ya dönen Napolyon, yenilgisinin sebeplerini araştırır ve Osmanlı hakkında
şu değerlendirmeyi yapar:
     "Osmanlı'yı büyük yapan iki önemli meziyet vardır; biri kadınının iffetli ve namuslu olması, diğeri erkeğinin dürüst ve cesur olmasıdır..."
        Tarihte Milletimizi şanlı ve şerefli yapan işte bu  güzel özelliklerimizdir.  Bu özelliklerimizi koruduğumuz sürece, hiçbir  düşman bizi mağlûp edemez.
        Ne mutlu bu gerçekleri anlayıp idrâk edebilenlere!

DOSTLUK

    Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.
Rengârenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış  bir bahçe kapısı,
ve onlara karşılayan beyazlar içinde bir kadın.
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Affedersiniz.
Burası neresi?
Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika... !!!" dedi
"Peki, bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım".
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin. İçeride dilediğiniz kadar su
bulabilirsiniz."
Böylece adam köpeğine döndü,
"Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü...
Ama kadın onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.
Hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte
geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda
buldular,
Ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir  kapıyla yırtık
pırtık elbiseli bir dede çıktı...
Adam sordu:"Affedersiniz bana biraz su verebilir misiniz ?"
Dede "içeri gel" dedi.
"Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"
Dede " Tabii..."dedi... "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir
kâse bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi.
Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.
Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kâseden doya doya içerek susuzluklarını
giderdiler.
Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:
"Su için çok teşekkür ederim... Peki, burası neresi ?"
Dede "Burası cennet" dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur?
Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik
Ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."
Dede "bu rengârenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... "
ama orası Cehennem."
Adam iyice şaşırmıştı:
"Peki, ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç
kızmıyor musunuz?"
Dede gülümsedi:
"Kızmıyoruz.
Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları
Cennetten uzak tutuyorlar."


LENS
                 
  "Neden  Ben"  Diyen Herkes İçin...

      Genç bayan  bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı  karşılarına. Tüm korkularına rağmen, azimliydi. Emniyet kemerini  taktı, İpi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

      Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..
Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek
İpi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla genç bayanın  gözüne çarparak
lensinin düşmesine neden oldu.

      Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın
ortasında bir yerlerde kalmıştı ve genç bayan artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi .
yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki
her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.
Onu bulmama yardım et."

      Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. aşağı indiklerinde, tırmanmak
üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda
lens kaybeden var mı?" diye bağırdı."

      Genç bayanın  sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu
ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens
kızların dikkatini çekmişti.

      Eve döndüklerinde genç bayan lensini nasıl bulduklarını babasına
anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir
karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

      "Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve
neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa,
senin için taşıyacağım..."

         "Bu yükü neden taşıyorum?" demeyin...
        


KURT İLE KÖYLÜ

Yapılan İyilikten Daha Çabuk Unutulan Birşey Yokmuş

Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edemez.
Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar.
Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir.
Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:
"Ey insan, ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı,
eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler.
Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.
Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar.
Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar,
köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir,
ağzını açar, kurdu dışarı salar.
"Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın.",
"Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.
"Bir dakika" diye seslenir kurt:
"Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım,
kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka
yiyecek bir şey yok.
"Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım."
"Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey
yoktur" der kurt.
Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç
kişiye bu konuyu sormaya
ve ona göre davranmaya karar verirler.
Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar.
"Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını
çektim, taylar doğurdum, gezdirdim.
Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu..."
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar.
"Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek,
"Yıllardır sadâkatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum,
yabancılara saldırırım,
ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur..."
Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der.
Köylü de son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım,
sonra beni ye" diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını
anlatırlar.

Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir.
"Her şeyi anladım da" der tilki, "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?
" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
"Gözümle görmeden inanmam..."
İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye
işaret eder
ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek
torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.
Sonra tilkiye döner "Sana minnettârım, beni bu kurttan kurtardın" der.
Tilki de "Benim için bir Zevkti" diye cevap verir.
O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa
alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup
tilkiyi öldürür.
Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: "Haklıymışsın kurt,
yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."



SEDEF ÇİÇEĞİ

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı...
Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu.
Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
"Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda...
Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...
Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından?
Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı...
Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu...
Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...
50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.
Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı.
O zaman adak adadım.
Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...
Iyi gelirmiş derlerdi...
50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi.
Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.
Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim.
 
Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim yaşlı adama dönerek:
"Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.
 
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.
Tane tane konustu:
"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim.
Fadime'mi de orada tanıdım.
Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim
Ilk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm
Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi
Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi
Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...
Lafım geçmedi...
O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu
Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer", dedim. Adak dilettim...
Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam
O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle…
"Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdakı suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım
 
Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi...
Suçlandım...Sesimi çıkartamadım..."
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu…
Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukça cimri olalım.


HAYAT

Eski zamanların birinde, bir adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış.Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.
Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.
Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim'
Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat "Kaderde ne var ise o çıkar" ve yoluna devam etmiş...
İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihati da satın almış. İkinci nasihat da:  "Gönül kimi severse güzel odur".
  Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam  şehrin çıkısında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle
de o nasihati satın almış. Son nasihatte:  "Hiçbir iş aceleye gelmez".
Parasız yoluna devam etmiş.
Şehrin çıkısında büyük bir topluluk ile karşılaşmış.
Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var.
Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı.
Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş."Kaderde ne var ise o çıkar".Aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.
İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.
Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok  hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış.
Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.
Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.
Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün;karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir iş aceleye gelmez". Kılıcını  kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş.
Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.

KISSALAR


PADİŞAHIN İŞİ NE?

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister. Sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri çok iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa ya, Zeyrek ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset görürler. çevredekilere sorarlar;
- Kimdir bu Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın mey huşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısı nda çalışır. Nalının hasını yapar Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa nerde namlı kadın varsa ona harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de mimli kadın varsa takar peşine.
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamizdir. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya ‘dan Süleymaniye ‘den, en azından Fatih Camii nden..
- Ayasofya ile Süleymaniye de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii ni iyi dedin. Hadi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakir kazanları vurur ocağa Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında .Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladımâ der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir.
Bizim efendi bir alemdi, vesselam Akşamlara kadar nalın yapar Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye
- Hayret
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe yi görmeli
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nisancıya, Sofulara uzanırdı ya Hatta bir gün;
- Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada
- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasınâ deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?
Bu zatı muhterem Nalıncı Baba’ dır.

TIKANDI BABA

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor. Tıkandı baba, çay getir, Tıkandı baba, oralet getir, vs.

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.

Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba’dan baklavaları satın almış.

Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.

Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!..



Her Özgürlüğün İçinde Bir Tutsaklık Vardır

Aşağıdaki resim  9 yaşında bir çocuk tarafından çizildi. Önce resme bakın size ne ifade ettiğini düşünün, Sonra altındaki yazıyı  okuyun :

















Bana getirip "bu resim sana neyi ifade ediyor?" dedi. (Üzerindeki yazıyı henüz yazmamıştı. )

Bir şeyler söyledim, çocuğun bakış açısını düşünüp neler ifade etmek istediğini tahmin etmeye
çalışarak...

Ama verdiği cevap beni çok şaşırttı. 9 yaşının çok üzerinde bir  anlayışla bana şunları söyledi..

" Kuşlardan biri özgür görünüyor, öteki de tutsak. Ama aslında ikisi 
de tutsak. Çünkü özgür olan uçarsa arkadaşı düşüp boğulacak!"





TAKVİM

Olay, Sezar döneminde geçiyor. Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları özmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes'e emir veriyor. O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor.Sosigenes de çözüyor :
HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK.HER YILDAN 6 SAAT ARTACAK.
ARTAN SAATLER 4 YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK VE O YIL 365 + 24 SAAT= 366 GÜN OLACAK.
366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak?  Sezar emir veriyor: 365 GÜN ÇEKEN YILLARDA EN SON AYDAN 1 GÜN DÜŞÜLSÜN. O zamanlar yılbaşı, Mart ayında. Yani Şubat, yılın son ayı. (September=7, October=8, November=9, December=10 da buradan geliyor) böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş. Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş: JULIUS, yani JULY. Sonradan imparator olan Augustus, Sezar'dan aşağı kalmamış ve sonraki aya kendi ismini vermiş: AUGUSTUS, yani AUGUST. Ancak Julius Sezar'ın ayı 31 günken Augustus'un ayı 30 gün olur mu ? O da emir vermiş: YILIN SON AYINDAN 1 GÜN DAHA ALIN, BENİM AYIMI DA 31 GÜN YAPIN. Zavallı Şubat'tan 1 gün daha Alınmış ve Ağustos'a eklenmiş. O gün bu gündür Şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar'ın ayı Temmuz ve
>Augustus'un ayı Ağustos da peşpeşe 31 gün çeker oluvermiş.



ALO

Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo´dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell´in sevgilisiydi.
Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti.

Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo´dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi.

Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell´i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell´i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu.
O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell´in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır...






İstanbul'u Feth ederek Türk Askerini Peygamber Efendimizin Övgüsüne nail eden eşsiz kumandan
                                                          Fatih Sultan Mehmed Han

Yedinci Osmanlı padişahı

Saltanatı: 1451-1481
Babası: II. Murat Han - Annesi:Hatice Alime Hüma Hatun
Doğumu: 30 Mart 1432 Vefatı: 3 Mayıs 1481

Sultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek ve Hazret-i Peygamber'in "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir." müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan'da başlayan kuşatma, 22 Nisan'da Fatih'in donanmayı Beşiktaş'tan Haliç'e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453'te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ'a son verdi.

Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya'ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya'nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.

Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti'ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet'i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır" diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar yayıldı. Anadolu'da milli birlik tesis edildi.

Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481'de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı. Allah rahmet eylesin.

Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım" sözü meşhurdur.

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, Sara Hatun; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, yüce Hakan; "Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur" cevabını verir.

Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul'u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.

Bunu Böyle Bilesiniz

Fatih Sultan Mehmet Han'ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir: "Allahü teala, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan müslüman ahali, İslam dininin emir buyurduğu farzları yapıp, sünnetlerine riayet etmekte, Kelam-ı kadime ve Furkan-ı mecide yani Kur'an-ı kerime, hadis-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allahü tealanın "Namazı ikame ediniz:" emrini çiğneyip; "Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikame etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur." hadis-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: "Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mali cezaya çarptırılarak ta'zir eylemek meşru olduğundan, İslam dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Halka namaz kılmaları tenbih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mani olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslamiyet'in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tenbelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, Padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duacı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alamet-i şerifeme (tuğrama) itimat kılasınız."


FARKINDA OLMALI İNSAN...

Farkında Olmalı İnsan...
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen...
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken 'Dünya Benim!' Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların 'Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!',
Dercesine Apaçık Kaldığını Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azrailin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda, Kaldırımda, Çöplükte,
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-i Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine 'Seni Çok Seviyorum!' Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama
Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken
Ekmek Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür.
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.

                                                                                                    Can YÜCEL



HATIRAT

-Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi,
aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın
teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.
On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin
lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,
yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç
çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık
jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,
gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa,
kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla
ağaç ziyanına engel olun.'
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,
hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir..
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden,
pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun
bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...
*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta,
gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..
Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.



                                                   U T A N Ç
                                                                                
Bizim anlayışımıza göre şu çağda;tüm dünya insanlarının ırk,din,dil vb.hususlar
Dolayısıyla aralarında hiçbir ayırım olmadan beraberlik ve huzur içinde yaşama-
ları gerekmektedir.
Teknoloji yönünden dünyada büyük aşamalar kaydediliyor.Ama insaniyet,yerin-de sayıyor.Sudan sebeple ya da bir avuç çıkar için savaşlar çıkarılıyor;çocuk, ka-
dın demeden nice masum insanların kanları akıtılıyor.
Bunlar yapılmasa dahi,ülkeler ve insanlar dost görünüp ardından türlü dalavere
çeviriyor,birbirinin kuyusunu kazıyor.Yani silahlı savaş,silahlı saldırı olmasa bile "soğuk savaş" yapılıyor (bugün batılı ülkelerin Türkiye üzerinde oynadıkla-
rı oyunlar gibi).
Büyük Atatürk;"Yurtta sulh,cihanda sulh" demiş ta o yıllarda…Fakat dünyada barışın gerçekleşmesi mümkün olmayacak anlaşılan ve benim başta söylediğim
anlayış,sadece ve sadece bir ütopi olarak kalacak.Yıllar önce yazdığım "Utanç"
şiirim de gündemden düşmeyecek.

"Kediyle köpeğin dostça yaşadığı günümüzde,
İnsanlar halâ birbirini yemekte…
Asırlar ve medeniyet ilerledikçe,
Galiba insanlık gerilemekte…
Doğrusunu isterseniz ,üzgünüm ben,
Utanıyorum;kedilerden,köpeklerden…

                                                                                                İsmail KARA



                                                                                      AHİLİK
Akıl, ahlak, çalışma ve bilim üzerine inşa edilen, sanatla saygının buluştuğu, vatanseverliğin ön planda olduğu anadolu’ya özgü bir kurumdur, bir teşkilattır.600 yildir varolmaktadir.hem sosyal hem kültürel anlamda, birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözetip barındıran, çalışmayı ibadet sayan böylesine bir yapının dünyada ikinci bir örneği yoktur.ahi evran’dan şeyh edebali’ye, oradan da tüm anadolu’ya yayılan ahilik felsefesi; günümüzün esnaf ve sanatkarı için de bir yol, bir ilke, bir duruş, bir inanış olarak saygıyı ve analizi fazlasıyla hak etmektedir. alnını, kalbini ve kapısını açık tutmayı ilke edinen ahiler; bugünün ticaret hayatına ve sivil toplum örgütlenmelerine örnek olabilecek vizyonu bünyesinde barındırmaktadır. sosyal ahlaka dayanan bir fonksiyon, bireyin toplum içinde kişiliğini muhafaza ederek gelişmesini öngören bir vizyon ve yolsuzluğa, suistimale tamamen kapalı bir misyon; ideal sivil toplumun aslında nasıl olması gerektiğini de bizlere öğretmektedir. gözünü harama, ağzını günaha, elini zulme kapatan; kapısını misafire, kesesini kardeşine, sofrasını açlara açan bu felsefeden alınacak çok ders vardır.


ahi evran tarafından kurulan bu teşkilat, sadece ticari bir birlik değil, aynı zamanda bir hayat tarzıdır. bunu "ahilik şartnamesi"nde bulunan ahiliğin temel özelliklerinden anlayabiliriz:
-iyi huylu, güzel ahlaklı ve herkes için sevgi dolu olmak.
-kini, hasedi, düşmanlığı ve dedikoduyu hayatından çıkartmak.
-ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak; gözü ve kalbi tok olmak.
-şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli, dürüst ve kerem sahibi olmak.
-büyüklere sevgi ve saygı göstermek.
-başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek, hataları yüze vurmamak.
-tatlı dilli, güler yüzlü, samimi ve güvenilir olmak.
-gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek.
-herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek ve yapılan iyiliği asla başa kakmamak.
-insanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak.
-daima iyi komşu olmak, cahil komşuların verdiği sıkıntıya katlanmak.
-insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep, renk farkı gözetmemek.
-hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak, iyilerle dost olu, kötülerden uzak durmak.
-fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek.
-zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, allah için sevmek.
-hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak.
-emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek.
-açıkta ve gizlide allah'ın emir ve yasaklarına uymak; içi, dışı, özü, sözü bir olmak.
-kötü söz ve hareketlerden sakınmak, hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek.
-kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek.
-bela ve kötülüklere karşı sabretmek.
-düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek.
-inanç ve ibadetlerinde samimi olmak ve fani dünyada kalacak şeylerle övünmemek.
-yapılan iyilik ve hayırda sadece allah'ın rızasını gözetmek.
-alimlerle dost olup onlara danışmak ve sır saklamak.
-her zaman ve her yerde yalnız allah'a güvenmek; doğru örf, adet ve törelere uymak.
-aza kanaat, çoğa şükrederek dağıtmak.
-feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak.

                                                         Kaynak: "Biz Osmanlıyız" Yavuz Bahadıroğlu


                                                             Görmek Sadece Gözle mi olur?

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

- Ben de buraya ilk defa geliyorum ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor sanırım.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk :

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz ? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- İyi ama bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum demiş adam ?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız.

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken :

- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Siz görebiliyorsunuz değil mi ?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken :
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden daha iyi gördüğündür.

                                                                           İki Bardak Su

Hükümdarın yaşamda en çok güvendiği kişi bilge kişiymiş.Tek akıl hocasıymış.Günlerden bir gün otururken hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru yöneltmiş.Sen ki göğün gizemine ermiş,bilime yön vermiş bir adamsın. Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun demiş?Bilge de diyelim hükümdarım ıssız çorak bir çöldesiniz,kızgın ve uçsuz bir çöl burası,ölmemek için size uzatacağım bir bardak suya servetinin yarısını verirmiydiniz ? Hükümdarsa verirdim tabi der.Bilge zaman geçti diyelim susuzluğunuz yine arttı,bir sonraki bir bardak su içinde servetinnizin diğer yarısınıda verirmiydiniz? Diye sorar.Hükümdar biraz düşünür ve ardından ölmemek için evet verirdim der.Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri sarfeder biraz önce sormuştun ya?Madem öyle övünmeyin fazlaca der.Çünki haşmetlim SİZİN SERVETİNİZ YANLIZCA İKİ BARDAK sudur der.Hükümdarsa şaşkındır ama gerçek der.....




                                          Allah İçin Olan İşin Bedelini Kullar Ödeyemez

Evliyalardan birisine bir gün,

"Efendim, ihlas hususunda çok etkilendiginiz bir olay yasadınız mı?" diye sorarlar.

"Evet yaşadım" buyurur ve devam eder :

- Mekke-i Mükerreme'de altın kesemi kaybetmis, parasız kalmıstım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim. "Param yok, Allah rızası için saclarımı duzeltebilir misin?" diye sordum.

Berber o anda birini tıraş ediyordu. Hemen adamın yanındaki boş koltuğu gösterip,

- Otur buraya, dedi ve onu bırakıp beni tıraş etmeye basladı.

Adam itiraz etti. Berber :

- Kusura bakmayınız efendim, dedi. Sizi ucreti mukabilinde tıraş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi. Allah için olan işler onceliklidir ve bir bedeli yoktur yani Allah için olan işin bedelini kullar ödeyemez ve bilemez, dedi.

Berber tıraştan sonra, cebime zorla birkaç altin sokuşturdu:

- Acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar kusura bakma.

Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. Bana şu cevabı verdi :

- Asla alamam. Allah için olan işin bedelini kullar ödeyemez demedim mi ben, var git işine, Allah selamet versin.

Helalleşip ondan ayrıldım ama tam kırk senedir ona dua ediyorum, ona dua etmeye doyamıyorum, gece kalkıp dua ediyorum...




                                                                        Kılıbık mı,Kalbi Ilık mı?

İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı...

Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu.

Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu.

Ama beklenen olmadı. Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, ‘Hayır maça gelemem.

Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.’

dedi.

Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla ‘Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar.

Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?’ diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı.

Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi.

O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı.

‘Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.’ diyerek başladı anlatmaya.

‘Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim.

Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler.


Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım. Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği ‘Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.’ ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil.

Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: ‘Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.’ (Müslim, Birr, 106) Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi. Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi? Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden ALLAH Resulü “usvetül hasene” olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım…’

O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa ALLAH Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.’ Hakkınızı helal edin.

Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç ‘Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek ‘Kalbi ılık’ lardan olmaya kararlıyım.’ diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu.



        Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum

Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum. Göreniniz,
bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayınlanmıştı:
"Bu günden sonra, divanda, dergâhta bârgâhta,
mecliste, meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya"
diye hatırlayanınız var mı?

Dolanın yurdun dört bir yanını, Çarşıyı, pazarı, köyü,
şehri, fermana uyanınız var mı? Nutkum tutuldu, şaşırdım
merak ettim, Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere, gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?** *

**** Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
*** Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
* **Hanim ağanın, firstlady olduğuna şaşıranınız var mı?
* **Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
* **Mağazanın süper, hiper, gross market,
* **Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?
* **İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
* **Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
* **Merakın, uğrasın hobby olduğuna güleniniz var mı?
* **Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
"        **Beldelerin girişinde welcome, çıkısında goodbye
"        okuyanınız var mı?
* **Korumanın, muhafızın, body guard,
* **Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
* **İtibarın, saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı?
* **Sekinin, alanın platform, merkezin center,
* **Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
* **Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniz var mı?
* **İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
* **Sergi yerlerimizi, center room, show room,
* **Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
* **Yol üstü lokantamızın fast food,
* **Yemek çeşitlerimizin menü,Hesabini, adisyon diye
ödeyeniniz var mı?
* **İki katli evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre, Bahçe çiçeklerini flora
diye koklayanınız var mı?
* **Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
* **Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
* **Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk
diyeniniz var mı?
* **Mesireyi, kır gezisini picnic,
* **Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
* **Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mi?
* **Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
* **Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
* **Yıldızları, star diye seyredeniniz var mi?
* **Virvirik dağının tepesindeki köyde,
* **Cafe show levhasının altında,
* **Acının da acısı kahve içeniniz var mi?
* **Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
* **Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
* **Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mi?
* **Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk,
* Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,*

*Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mi?*

*Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum, Göreniniz, bileniniz,
duyanınız var mı?Bir ferman yayınlamıştı ... Hayal meyal
hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?



KUSURSUZ OLMAK

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında
çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferinde
bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış
eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;
diğeri dolu olarak varırmış iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki
testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su
kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok
utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de
çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen
çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin
tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.

Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..

Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...

                                                                               Can DÜNDAR




                                  PATRiK GREGORIOS'UN RUS ÇARI'NA MEKTUBU

"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet gururludurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu özellikleri de; dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden, padişahlarına, komutanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler zekidir ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bu üstünlükleri, hatta kahramanlık ve bahadırlık duyguları, geleneklerine olan bağlılıktan, ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir.

Türklerde önce itaat duygusunu kırmak ve manevi bağları yok etmek ve dine dayanma güçlerini zaafa uğratmak gerekir. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi geleneklerine uymayan dış fikirlere ve davranışlara onları alıştırmaktır. Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna engeldir. Velev ki geçici bir süre için görünüşte kuvvet ve kudret verse de, Türkleri dış yardıma alıştırmak gerekir. ,

Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri kendilerinden şeklen çok kalabalık ve görünüşte egemen güçler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi araçların üstünlüğü ile onları yıkmak mümkün olacaktır.

Bu nedenle, Osmanlı Devletini tasfiye için soyut olarak harp meydanlarında zafer kazanmak yeterli değildir ve hatta sadece bu yolda yürümek Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, gerçeklere ulaşmalarına neden olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu yıkımı tamamlamaktır."

(General Ignatief'in Hatıraları)


                                                        KUSURSUZ OLMAK

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında
çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferinde
bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış
eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;
diğeri dolu olarak varırmış iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki
testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su
kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok
utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de
çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen
çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin
tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.

Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..

Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...

                                                                                       Can DÜNDAR




HALİL İBRAHİM BEREKETİ

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.
Büyüğü Halil. Küçüğü ise İbrahim...
Halil evli, çocuklu. İbrahim ise bekârmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş. Bununla geçinip giderlermiş.. .
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya. Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim... Ve Halil gitmiş çu val getirmeye... .
O gidince, düşünmüş İbrahim: Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
Az sonra Halil çıkagelmiş. Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek. Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine. Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler. Nihayet akşam olur. Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar. Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...
Günlerce taşır iki  kardeş, bitiremezler. Şaşarlar bu işe...
Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları.
Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: Halil İbrahim bereketidir.
EVİNİZE VE HAYATINIZA HALİL İBRAHİM BEREKETİ DİLERİM.  

BEŞ DERS

Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun enİyi öğrencilerinden biriydim.
Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen her gün görüyordum.
Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki !
Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. 'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve
'Merhaba' demeniz gerekse bile...'Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
Dorothy idi.

İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran birzenci kadın gördüm.
Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati
çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın
bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.Onu kente kadar
götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım
çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil,
ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde
ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi.
Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle,Bayan Nat King Cole.'

Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen
koştu... Çocuk sordu: 'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: 'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki
masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere
geldiğinde, gözleri doldu, birden.. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının
yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders :
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.
Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile
kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'

Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki
kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında
o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve
ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu... Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu : 'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.


AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
-Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek : Söyledikleri doğru mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki :  Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:
- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader
bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen
bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel
olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu
durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı,
durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer:-Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da
kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:  Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:
Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken
kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını
zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime
teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.
Hz. Ömer der ki: Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki? Sözün burasında genç adam
ortama bir göz atar, der ki: Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:  Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:  Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest
bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri
gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine
maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın
istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
-Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
-Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç
görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:  Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):
-AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve
Amr Ibni As'a der ki;  Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?.
Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. 'İNSANLIK ÖLDÜ 'dedirtmemek için kabul ettim, der.
Sıra gençlere gelir, derler ki:  -Biz bu davadan vazgeçiyoruz.
Bu sözün üzerine Hz Ömer: - Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da
vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir: -MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' DEMEYESINIZ
diye.


NASIPTEN OTESI YOK
Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey dogrularin  yardimcisi olan Allahim, ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdü sena ederim" diye dua eder.  Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska  bir sey bilmiyor musun?)der. O da anlatir: -7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi
altin dolu bir torba buldum. Tam 1000 altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunları sunları yaparsin) diyordu.Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sirada birisi, "söyle bir torba bulan var mi?" diye bagiriyordu. Çagirdim onu, nasil bir torbaydi,
içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi. Al öyleyse torbanı
diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altin verdi.  Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri
överek satiyorlardi. Gencin temizligi dikkatimi çekti.  Yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim.
30 altın dediler. Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldım.Bir iki yil geçti.  Genç çok çaliskan,
çok edepli idi. Onu aldıgıma çok memnun olmustum. Bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu.
Genç bana dedi ki, Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamlari. Beni buldular.
Senden beni satin almak isterler. Sen  iyi bir insansin, onlara 30 bin altindan asagiya satma) dedi.O kisiler
yanima geldi, bu esiri  bize satar misin dediler. Satarim dedim. 60 altin  verelim dediler. Olmaz dedim.
Iyi ama sen bunu 30 altina almadin mi? Biz sana iki mislini veriyoruz, dediler. Öyleyse gidin pazardan alin
dedim. Artıra artıra 20 bin altina kadar çıktılar. 30 binden asagı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler.
Altinlari verip, genci alıp gittiler. Ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin  iyi bir kizi var.Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim"  dediler.Ben de "olur" dedim. Nikah kıyildı. Deve yükleri çeyizini getirdiler.  Çeyiz arasında bir  torba
dikkatimi çekti. Kıza, "bu nedir" dedim. "Içinde 970 altin var,  babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan
gence 30 unu  vermis. Kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi". Demek ki buldugum
altınlar benim rızkım imis,  vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi.
Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice  nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
Acı da olsa, dogrulari söyleyiniz. (Hadis-i şerif)
Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok...


DERVİŞ

Vaktiyle bir derviş,nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden  de arınması gereklidir...
Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der. Fakat iş gereklidir.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. 
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu Bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına yapışanlar anlayacaklardır...

                          Bir anda uykudan kalktım

çok ilginç bir ışık gördüm ama odanın ışığı kapalıydı
bir baktım saat 3:30 gece  facir vakti
peki gördüğüm bu kadar ışık nerden
birden şaşırıp kaldım baktım ki elimin yarısı duvarın içinde
hemen elimi çıkardım korku içinde oturup elime bakıyordum
tekrar elimi duvara dogru uzattım yine elim duvarın içine giriyordu!!!!!!!!
bir gülümseme sesi duydum
Yüzümü kardeşime dogru çevirdim, yatıyordu
korku içinde yatağımdan kalkıp kardeşimi uyandırmaya gittim
ama cevap vermedi
annemin odasına doğru gittim
babamı uyandırmaya çalıştım
birilerinin bana cevap vermesini istiyorum ama kimse cevap vermiyordu
annemi uyandırmak üzereyken, baktım ki annem uykudan uyandı
uykudan uyandı ama benimle konuşmuyordu
bismillahirrahmanirrahim diyordu ve tekrarlıyordu
babamı uyandırdı, kalk kalk bir bakalım çocuklara dedi annem
şimdi zamanımı bırak uyuyayim yarın ola hayr ola dedi babam
ama annemin israrı üzerine babam kalkıverdi şaşkınlık içerisinde beraber odamıza doğru geldiler
başladım bağırmağa, anne, baba ama hiç birisi cevap vermiyordu!!!
annemin elbisesini çekiyor beni dinlemesini istiyordum ama annem beni hissetmiyordu!!!
başladım annemin arkasından yürümeye ta bizim odaya kadar
odamıza girdi ve ışıkları açıverdi
ama benim için fark etmiyordu çünkü benim için her taraf ışıktı
tam o sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım
kendi vücudumu  gördüm!!!
evet kendi vücudumu
oturup kendi kendimi seyredıyordum, iki taneydim
kendi kendime soruyordum kimdir bu acaba? Nasılda bana benziyor!!!
başladım kendi kendimi uyandırmaya, bu kabustan kurtulayım diye
ama uyanamadım
babam dedi ki bak yatıyorlar işte hadi yerimize gidelim
ama annem sakin olamadı ve benim uyuduğum yatağa doğru gelerek
beni uyandırmaya başladı kalk muhammed kalk bana cevap ver
ama cevap veremiyordu!!!
bir kaç defa uğraştı ama yok. Birden baktım ki babamın gözlerinden yaşlar dökülüyor
o babam ki şimdiye kadar onun göz yaşlarını görememiştim
bağırışmalar başladı oracık yerden .. kardeşim uyandı ve sordu ne oldu?
annem ona bağırarak, abin muhammed olmüş çok acıklı bir şekilde ağlıyordu
bağırmalar fazlalaştı
anneme giderek, anne ağlama ben burdayım bak bana!!
ama kimse bana cevap vermiyordu, neden?
oturup bağırmaya başladım, burdayım bakın işte
ama kimse cevap vermiyordu
başladım bağırmaya ya rabbi, ya rabbi ne olur beni bu rüyadan ve olduğum durumdan kurtar
uzaktan bir ses duydum ve geldikçede yükseliyordu
bu ses Allah’u Tealanin bir ayeti idi
((andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir))
birden iki kişi beni tuttular, ama insan değillerdi
çok korktum !!
başladim bağırmaya, bırakın beni, siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz?
kabire kadar senin gardiyanlarınız dediler
ben ölmedim, daha yaşıyorum dedim
neden beni kabire götürüyorsunuz? bırakın beni!! Ben hissediyorum, konuşuyorum ve görüyorum, ben ölmedim
bana gülümseyerek cevap verdiler
dediler ki, ey insanlar sizzler çok ilginç yaratıksınız, sanıyorsunuz ki ölüm hayatın sonudur ama bilmiyorsunuz ki asıl olan sizin yaşadığınız hayat bir rüyadan ibaret olup öldüğünüz zaman uyanıyorsunuz.
beni kabire doğru çekiyorlardı hala
yoldayken baktım ki benim gibi insanlar ve yanlarında da aynı o iki yaratıktan var, kimi ağlayor kimi gülüyor ve kimi ise bağırıyordu
onlara sordum neden böyle yapıyorlar?
dediler ki, bu insanlar şaşkınlık içerisindeler, nereye gittiklerini biliyorlar, kimisi dalalettedir.. korku içinde sözlerini keserek sordum:
ateşe gidiyorlar mi yani?
evet dediler '
konuşmalarına devam ederek, o gülenler ise cennete gidiyorlar
hemen sordum onlara, peki ben nereye gidecem??
dediler ki, sen bazen iyi gidiyordun, bazende kötü
bazen tövbe edip ertesi gün günah işliyordun ve izlediğin yol tam olarak belli değildi
ve hep öyle yitik kalacaksın
sözlerini korku içerisinde keserek sordum:
yani ben ateşemi gidiyorum yoksa?
Onlarda, Allahın rahmeti geniştir ve yolculukta uzundur dediler
yüzümü çevirdim korku içerisinde baktım ailem, babam, amcam, kardeşlerim ve akrabalarım hepsi
Bir sandık içinde beni taşıyorlardı
Onlara koiarak gittim ve onlara dedim ki benim için dua edin lütfen
Ama kimse bana cevap vermiyordu
kimi ağlıyordu kimi ise hüzünlüydü
Kardeşime giderek, dikkatli ol dünyanın fitnesi seni kandırmasın
Beni duymasını çok isterdim
O iki melek beni kabirdeki cesedimin üzerine bağladılar
baktım ki babam toprak atıyor üzerime
Kardeşlerim topak atıyor
Ordaki insanlar hepsi üzerime toprak atıyordu
dedim ki, ahh keşke onların yerinde olsaydım Allaha tevbe etseydim
dün sabah namazımı kılsaydım
Keşke her gün rabbime dua etseydim
Keşke her gün tevbemi yenileseydim
Keşke kötülüklerden uzak dursaydım
Başladım bağırmaya, ey insanlar dikkatli olun dünya hayatı sizleri kandırmasın
en azından birisinin beni duymasını çok isterdim.
Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş.
Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor;
bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.  
Sokrat, gayet sakin :    “ Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum " demiş.


Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen,
bir gün çok dar bir sokakta
zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan
kibirli bir adamla karşılaşır.
İkisinden biri kenara çekilmedikçe
geçmek mümkün değildir. 
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: “ Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem " der

Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin :                                                                 
 
“ Ben çekilirim. "

Meşhur bir filozofa:
   "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde
neden bu kadar fakirsiniz ? "
diye sorulduğunda:

“ Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan " demiş.


Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü
Galile’ye hasımlarından biri:
   "Efendim" demiş,
“ Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi ? “
Galile : “ Doğru " demiş, “ Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı ? "


Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif'i
küçük düşürmek ister:

“ Affedersiniz, siz veteriner misiniz ? "

Mehmet Akif hiç istifini bozmadan
şöyle yanıtlamış:
“ Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu ? "



Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış.
Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca,
Yavuz ona: 
"Sen sır saklamayı bilir misin?“ diye sormuş.
Vezir:    “ Evet hünkarım, bilirim " dediğinde,

Yavuz cevabı yapıştırmış:    “ İyi, ben de bilirim. "



Bir filozofa sormuşlar : “ Şansa inanır mısınız ? "

Filozof: “ Evet, yoksa sevmediğim insanların
başarılarını neyle açıklayabilirdim. "



SIPA
  Köylü, yeni doğan bir sıpayı !
kucağına almış evine dönerken,
iki ortaokul öğrencisi kendisine takılır ve:

  `Hayrola amca, derler.
Oğlunu nereye götürüyorsun böyle ? `

  Adam, kendine yapılan bu terbiyesizliğe
aldırmamış görünerek cevap verir:

  `Gittiğiniz okula kaydını yaptıracağım.`



YAMA
  İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak
Fransa Kralına gönderildiğinde,
elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Kral bunları görünce dayanamayıp:
`Bana senden başka gönderecek
adam bulamadılar mı ? ` diye sorunca,

İncili Çavuş :
`Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, 
Beni de sana göndermelerinin hikmeti
bu olsa gerek. `  cevabını vermiş.

KISA KISA KISSALAR
KUR'AN A GÖRE MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ

1- YALNIZ ALLAH´A KULLUK EDERLER

2- SADECE ALLAH´TAN KORKARLAR

3- ALLAH´IN SINIRLARINI KORURLAR

4- ALLAH´I HERŞEYİN ÜZERİNDE TUTARLAR

5- ALLAH´A ŞÜKREDERLER

6- SADECE ALLAH´A GÜVENİRLER

7- YARATIKLARI İLE ALLAH´I DENK TUTMAZLAR

8- ALLAH´A KARŞI ACİZLİKLERİNİ BİLİRLER

9- DAİMA ALLAH’I ANARLAR

10-ALLAH´A TESLİM OLMUŞLARDIR

11-HER ŞEYİN ALLAH´ TAN GELDIĞİNİ UNUTMAZLAR

12-SAMİMİ VE HALİSTİRLER

13-GAYBA İMAN EDERLER

14-HURAFELERE İNANMAZLAR

15-DOSTLARINI KUR´AN´A GÖRE SEÇERLER

16-DAİMA İNANALARLA BİRLİKTEDİRLER

17-AYRILIĞA DÜŞMEZLER

18-DAİMA SABREDERLER

19-DÜŞÜNÜRLER VE AKLEDERLER

20-İYİLİĞİ ANLATMAK İÇİN GAYRET EDERLER

21-HAKKI SÖYLEMEKTEN ÇEKİNMEZLER

22-BİLENLERE DANIŞIRLAR

23-SİSTEMATİK DAVRANİRLAR

24-OLAYLARDAN ETKİLENMEZLER

25-AYETLER HAKKINDA TARTIŞMAZLAR

26-HAKK´A UYARLAR

27-KARARLI TUTUM İZLERLER

28-GEREKİRSE HİCRET EDERLER

29-NANKÖRLÜK ETMEZLER

30-ATALARINA KÖRÜ KÖRÜNE UYMAZLAR

31-BİLMEDİKLERİ ŞEYLER HAKKINDA TARTIŞMAZLAR

32-TAHMİNLERLE HAREKET ETMEZLER

33-NAMAZA TİTİZLİK GÖSTERİRLER

34-KUR´AN OKUDUKÇA İMANLARI ARTAR

35-DÜNYAYA BAĞLANMAZLAR

36-BÜYÜKLÜK TASLAMAZLAR

37-ZORLUKLARA KATLANIRLAR

38-ALLAH´IN YARDIM EDECEĞİNİ BİLİRLER

39-İYİLİĞİ EMREDER, KÖTÜLÜĞÜ ENGELLERLER

40-KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE KARŞILIK VERİRLER

41-GÜVENİLİR İNSANLARDIR

42-ZEKAT VERİRLER

43-İYİLİK YAPMAKTAN ZEVK ALIRLAR

44-İNANALAR TARAFINDAN TANINIRLAR

45-İYİLİĞİ KARŞILIK BEKLEMEDEN YAPARLAR

46-HOŞGÖRÜLÜ VE BAĞIŞLAYICIDIRLAR

47-BASKICI DEĞİLLERDİR

48-ADALETTEN TAVİZ VERMEZLER

49-KADINLARIN EZİLMESİNE GÖZ YUMMAZLAR

50-MERHAMETLİ VE YUMŞAK HUYLUDURLAR

51-SÖZLERİNE SADIKTIRLAR

52-İNSANLARA ESENLİK TEMENNİ EDERLER

53-İFİRADAN KAÇINIRLAR

54-BOŞ ŞEYLERDEN YÜZ ÇEVİRİRLER

55-ŞAHİTLİKLERİNİ GİZLEMEZ, DÜRÜSTÇE YAPARLAR

56-İFFETLİ DAVRANIRLAR

57-EMANETİ KORUR, EHLİNE TESLİM EDERLER

58-KİMSENİN HAKKINI YEMEZLER

59-ALAYCI TAVIR TAKINMAZLAR

60-SUÇLULARA ARKA ÇIKMAZLAR

61-HER DURUMDA FEDAKARLIK EDERLER

62-ELLERİNDEKİNİ İSRAF ETMEZLER

63-ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEZLER

64-CESUR DAVRANIRLAR

65-İNANALARLA EVLENİRLER

66-TEMİZLENME KONUSUNDA HASSASTIRLAR

67-HATALARINDA DİRENMEZ, KISA SÜREDE DÜZELTİRLER

68-DİNDE AŞIRILIĞA GÖZ YUMMAZLAR

69-KISKANÇLIK ETMEZLER

70-ALLAH´I ANARAK HUZUR BULURLAR

71-ARA DÜZELTMEYE GAYRET EDERLER

72-HAYIRLARDA ÖNDE OLMAYA ÇALIŞIRLAR

73-EDEPLİ DAVRANMAYA DİKKAT EDERLER

74-GECELERİ İBADETLE DEĞERLENDİRİRLER

75-BEDENLERİNE EZİYET VERMEZLER

76-ANNE VE BABALARINA İYİ DAVRANIRLAR

77-İMKANLARINI KULLANIR, CİMRİLİK ETMEZLER

78-ESTETİK VE SANATA DEĞER VERİRLER

79-ŞEYTANIN ÜZERLERİNDE KALICI TESİRİ YOKTUR

80-ARKADAN KONUŞMAZ, KUSUR ARAMAZLAR

81-YALANCILIKLA SUÇLANIRLAR

82-ALAYA ALINIRLAR

83-SUÇLU SAYILIRLAR

84-BASKI VE ZULÜM GÖRÜRLER

                                   KÖR KUYU


Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği,
kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş
işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de
toprak dökülmüştü..
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek
isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Ayıptır söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı
ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.
üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı
hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak,
ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle
etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan,
üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe
döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an
biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.)
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil,
dökünüp silkinmek ve kurtulmak,aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile..... 

Maymun Tuzağı

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir.
Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga
baglanir.

Hindistan cevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir
yiyecek konur..
Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi buyukluktedir. Yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun tatlinin kokusunu alir,yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir. Sıkıca yumruk yapmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde maymun cilgina doner ama, kacamaz .
Aslinda bu maymunun tutsak eden hicbir sey yoktur onu sadece,
Onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereken tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki, Bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.
> > Bizleri de tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken elimizi acip benligimizi, bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir !!!
> > Ben, maymuna benzer yanimiz olarak sahip oldugumuzu dusundugumuz her seyin bizim icin birer tuzak oldugunu fark etmiyor olusumuz oldugunu dusunuyorum:
> > -Cogunlukla konusmaktan fazla bir ozelligini kullanmadigimiz son model cep telefonlarina sahip olmak,
> > -Ortalama 15 m2´sini kullandigimiz ama kullandigimiz alandan 20-30 kat buyuk evlere sahip olmak,
> > -Belki bir kez giydikten sonra cok uzun sure dolabimizin bir kosesinde unuttugumuz gunun modasina uygun giysilere sahip olmak,
> > -Okumadigimiz kitaplara sahip olmak,
> > -Asla kadranin gosterdigi surate ulasamayacagimiz en suratli arabaya sahip olmak,
> > -Bize gunde 35 kez zamani, baskalarina surekli zenginligimizi gosteren kol saatlerine sahip olmak,
> > -Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten cok uzak tabiri caizse yorgunluktan hasatimizi cikaracak deniz kenarina yakin bir
yazlik, bir dinlence evine sahip olmak,
> > -Faizi, getirisi zarara ugramasin diye kiyip harcanamasa bile bol
sifirli bir banka defterine sahip olmak,
> > -Dunyalarina ve guzelliklerine katilamadigimiz, asla yeterli vakit ayiramadigimiz basarili ve digerlerininkinden daha guzel cocuklara sahip olmak,
> > -Vaktimize, nakdimize, aklimiza, cenemize zarar verse bile bir futbol
takimi taraftarligina sahip olmak,
> > -Sagligimiza, duzenimize, beynimize korkunc zararlar verse bile envai cesit ickilerin bulundugu gosterisli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
> > -Oturmadigimiz koltuk takimlari,
> > -Izlemedigimiz dev ekran televizyonlar,
> > Kullanmadigimiz, faydalanmadigimiz daha neler nelere sahip olmak... Yada sahip oldugumuzu sanmak...
> > O maymun gibi avucumuzda tuttugunuz surece (faydalanamasak bile) sahip oldugumuzu sanmiyor muyuz? Ve ancak parmaklarimizi gevsetip bunlardan vaz gectigimiz zaman gercekten ozgur olup tum yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
> > Aslinda biz bu dunyaya sahip olmaya degil, sahit olmaya gelmisiz. Ah bunu bir anlayabilsek...

                                300  ALTINLIK KEKLIK

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar
Çarşısı'nı geziyormuş.

Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli,
eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.

Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın"
yazıyor.

Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha
var ki, fiyatı; 300 altın.

Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır...

"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar
1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor,
Otmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun
etrafına doluşuyor" diyor....."Tabii bu arada avcılar da o etrafa
doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.

"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."

Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.

Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını
koparttınız, yazık değil mi"
diye dövünürken;

Padişah gürlüyor:

"BU KENDİ SOYUNA İHANET EDEN BİR KEKLİKTİR... BUNUN AKİBETİ ER VEYA
GEÇ BUDUR."

Ölüp cehennem'e giden bir adam hakkındadır bu öykü...


Seytan bu adamı nefis yemek kokuları gelen bir odaya
götürür. Odanın ortasında büyük bir tencere ve
çevresinde oturan insanlar vardır. Bu çok zayıf, bir
deri bir kemik kalmıs insanlar acıyla inlemektedir.
Cehennem'e yeni gelen bu adam tencerenin çevresindeki
insanların ellerinde kepçeye benzer, uzun saplı
kasıklar görür. Kasıklar ellerine baglıdır. Kasıgı
tencereye daldırabilmekte ama hiçbir sey
yiyememektedirler çünkü kasıkların sapı o kadar
uzundur ki ellerindeki kasıkları bir türlü agızlarına
götürememektedirler...
"lütfen," der adam, "bana bir de cennet'i gösterirmisin?..."
"elbette," der seytan, ''sonsuzlukta birkaç dakikanın
ne önemi var,'' der ve onu cennet'e götürür...
Adam cennet'e girince hem çok sasırır hem de kafası
karısır. Gördügü manzaranın cehennem'dekinden hiçbir
farkı yoktur. Yalnızca insanlar mutlu ve saglıklıdır
kahkahalarla gülmektedirler...
''Anlayamadım," der, "hersey aynı, herkesin ellerine
baglı uzun saplı kasıklar var ve hepsi de bir
tencerenin çevresinde oturuyorlar. Farklı olan nedir?
Neden burası cennet?..."
Seytan adamın sorusunu yanıtlamaz tam çıkarken adam
basını bir kez daha çevirir ve olan biteni anlar...
Herkes ellerindeki uzun saplı kasıklarla birbirlerini
beslemektedir...
Sonuç için sözler:
Hepimiz bir bütünün parçasıyız ve hepimizin bir
baskasına gereksinimi var...
Hepimiz birbirimizin tek kanatlı melegiyiz.
Uçabilmemiz için kucaklasmamız gerekir...

                                                          DUA


Kocasının çok hasta olduğunu,çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. 
Manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkanını terk etmesini ister.Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek:
- 'Lütfen efendim' der. 'paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.'
Manav kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski müşterisi olmadığını,kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.
 
O sırada dükkanın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir.İçeriye girerek manava yaklaşır ve: 'ben o kadının almak istediklerine kefilim' der. 'ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.'
Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve 'bir alışveriş listen var mıydı? Diye sorar.Kadın 'evet efendim' der. 'tamam' der manav. 'şimdi onu terazinin şu kefesine koy,onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım'
 
Kadın bir an duraklar,sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir.
Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür.Manav müşteriye dönerek,kısık bir sesle 'inanamıyorum' der.İnanılacak gibi değildir.
Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile,diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır.
 
Terazinin kefesi artık üzerindekileri alamayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir.Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kağıdı eline alır ve okur.Bir de bakar ki orda bir alışveriş listesi yoktur.Sadece bir dua yazılıdır.
 

ALLAH'IM

'Neye ihtiyacım olduğunu ancak sen bilirsin
Kendimi senin ellerine teslim ediyorum.'
  
Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür.Kadın kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılır.Müşteri manavın eline bir miktar para tutuştururken 'her kuruşuna değdi' der.Daha sonra manav terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür.
  
Bizim için hiçbir bedeli,masrafı ve karşılığı olmayan,güzel bir hediyedir. 

DUA
Dünyaca ünlü Türk cerrahı Dr Mehmet Öz; 'Dua etmek insani iyileştirir. Ben inançlı biriyim. Her ameliyatımda mutlaka dua ederim. Bence duanın meditasyon, şifa gibi, iyileştirici özelliği var. Ameliyat sonrası hastalarıma da mutlaka dua ettiriyorum. Bunun sağlıklarına çabuk kavuşmalarında müthiş bir etkisi var' diyor.

DUA
Dindar insanların kalp hastalığı ve kanserden ölme ihtimali yüzde 40 daha az. Dindarlar daha seyrek depresyon yaşıyor, depresyona girince de daha çabuk düzeliyorlar. Güne dua etmekle başlamak, tansiyonun düşmesine yardımcı oluyor. 

ALLAHIM BİZLERİ SENİN KULLUĞUNDAN ALI KOYACAK HERŞEYDEN UZAK TUT...

    DUA VE TESLİMİYETİ NASİP ET ...AMİN.